Kamuoyunda herhangi bir ‘mesaj’ın inşa edilmesi süreci olan müspet algı yönetimi; ‘algılama yönetimi’ şeklinde de ifade edilen ciddi bir yapılandırma sürecidir ve ‘kamuoyu oluşumu’ ile ilgili temel disiplin olan halkla ilişkilerin de önemli bir çalışma alanıdır. Ne var ki çoğunlukla adam akıllı kullanmayı ihmâl ettiğimiz bu temel iletişim stratejisinin farklı bir boyutu da vardır.

Manipülasyona, dezenformasyona, zaman zaman da ajitasyona dayanan bu farklı boyut, çoğunlukla kitlelerin yanlış ya da eksik bilgilerle manipüle edilmelerine neden olmakta; türlü algı hatalarını, zaman ve enerji kayıplarını ya da gereksiz fikir çatışmalarını tetikleyebilmektedir.

İletişim ana zemininde ‘algı yönetimi’nin birbirinden farklı bu iki boyutu üzerinde çalışan biri olarak, konuyu somutlaştıracak bir örnek üzerinden yürümem gerekirse; geçtiğimiz günlerde İAÜ Gıda Araştırmaları ve Uygulama Merkezi (GAUM) çatısı altında, konuya öncülük eden Araştırmacı-Yazar Dr. Yalçın Koçak’ın genel koordinatörlüğünde gerçekleştirdiğimiz ‘Sanayi Keneviri Forumu’nda detaylı bir biçimde ele alınan ‘kenevir bitkisinin üretim algısı’ndan söz edilebiliriz…

‘Kendir’ olarak da bildiğimiz kenevir bitkisi; ana vatanı Orta Asya olan, ‘Cannabaceae’ familyasına ait (kendirgiller), orijinal ismi ‘Cannabis Sativa’ olarak geçen bir bitkidir ve tıpkı Osmanlı tıbbında olduğu gibi birçok kadim gelenekte de yüzyıllardır şifa amaçlı kullanılmaktadır. Yani kenevirin çok uzun zamanlardan beri ilaç yapımında kullanılan bir bitki türü olduğu, bilinen bir gerçektir.

Keneviri yaygın algı hatalarının, düşünce blokajlarının ya da belirli merkezlerce de desteklenen sistemli bir algı yönetiminin konusu yapansa; bünyesindeki maddelerden biri olan THC’dir. Yani literatürde ‘tetrahydocannabinol’ olarak geçen ve esrarın bilimsel adı olarak anılan kimyasal madde.

Esrar, ‘hint keneviri’ olarak adlandırılan bu bitkinin cannabis sativa/cannabis indica’ şeklindeki türlerinin dişi eşeyli bitkilerine ait tohum yataklarının işlenmesiyle elde ediliyor. Yani ‘marijuana’; ‘cannabis sativa’ olarak adlandırılan kenevirin kurumuş, parçalanmış yapraklarından, tohumlarından, çiçeklerinden ve saplarından oluşan yeşil, kahverengi ya da gri bir karışımın adı. Ve kenevir, tam da bu nedenle halk arasında ‘günah bitkisi’ olarak anılıyor. Uyuşturucu madde yapımında kullanıldığı için…

Ne var ki THC dahil kenevirin bünyesindeki birçok madde; sağlıktan gıdaya, endüstriden doğaya kadar pek çok alanda adeta fıtratı koruyan, zararlı maddeleri nötralize eden bir özelliğe de sahip! Yani THC dahil kenevirde bulunan 400’ü aşkın kimyasal, çok müspet ve şaşırtıcı etkileri de bünyesinde barındırıyor.

Madrid’deki Complutense Üniversitesi’nde moleküler biyoloji alanında çalışan Christina Sanchez, bu müspet etkilerin bilimsel ölçümlerini yapan bir bilim insanı. On yıldan fazladır cannabinoidlerin moleküler aktivitesini inceleyen Sanchez, ekibiyle birlikte yürüttüğü laboratuvar çalışmalarında ve gerçekleştirdiği hayvan deneylerinde; kenevirin ana psikoaktif bileşeni olan ‘tetrahydrocannabinol’ün (THC), sağlıklı hücreleri yalnız bırakırken tümör hücrelerini intihar etmeye sevk ettiğini gözlemlemiş.

Ayrıca araştırmalar esnasında, THC’ye maruz kalan tümör hücrelerinin sadece çoğalmayı ve üremeyi durdurmadıkları; aynı zamanda kendilerini yok ettikleri de görülmüş. Ve bu veriler, 1998’de Avrupa biyokimya dergisi FEBS Letters’da ‘THC’nin Anti-Kanser Etkileri’ üzerine hazırlanan bir makalede yayımlanmış. Ve Harvard Üniversitesi’nde çalışan, kenevirde bulunan THC gibi çeşitli maddelerin beyindeki ve vücuttaki müspet etkilerini inceleyen Dr. Önder Albayram da, konu üzerinde somut araştırmaları olan bir Türk hekimi. Kaldı ki internetteki kısa bir gezintide, THC’ye maruz kalan kanser hücrelerinin nasıl hızla yok olduğunu gösteren bazı laboratuvar denemelerini gözlemlemek de mümkün.

Tabi söz konusu bu bilimsel denemelerin çok daha detaylı bir arka planı da var ve bugün kenevirin bünyesindeki çeşitli maddelerin kanserden beyin hastalıklarına, şekerden göz tansiyonuna (glokom), kalp rahatsızlıklarından epilepsiye, mide ve uyku bozukluklarından romatizmal rahatsızlıklara, artritten astıma, psikiyatrik sorunlardan kemoterapinin doğurduğu yan etkilerin nötralizasyonuna kadar iki yüzü aşkın hastalığı iyileştirici etki taşıdığı biliniyor.

Kenevirin, ‘sanayi keneviri’ olarak adlandırılmasına kapı açacak denli geniş bir yelpaze taşıyan endüstriyel kullanım alanları ise; en az tıp sahasındaki verimliliği kadar şaşırtıcı! Zira üretiminde oldukça geride kaldığımız ‘biyopolimer’ ve ‘biyoplastik’ gibi çevre dostu, doğaya uyumlu maddeler kenevirden rahatlıkla üretilebiliyor ve böylelikle, doğada yok edilmesi mümkün olmayan petro-kimya ürünü plastiklere de kalıcı bir çözüm getirilebiliyor.

Odundan üretilen kağıtta sadece üç kez geri dönüşüm sağlanabilirken, sanayi kenevirinden üretilen kağıtta ise sekiz kez geri dönüşüm gerçekleştirilebildiği ifade ediliyor. Haliyle de kenevir, hem vakit hem de nakit bakımından odun ve keresteden çok daha iktisatlı bir hammadde olarak cazibe kazanıyor. Hakeza ısı geçirgenlik katsayısı oldukça düşük olan fonksiyonel bir dış cephe malzemesi olarak da kullanılabilen kenevir; ip, urgan, kırnap, çuval gibi unuttuğumuz pek çok sanayi dalını da yeniden hareketlendirebilecek önemli bir potansiyeli ihtiva ediyor.

Dolayısıyla bütün bir dünya organik ürünlerin ve faydalı tekstil mamullerinin peşinde iken, kenevirin bünyesindeki birçok kimyasaldan biri olan ve kullanım yerine göre de ‘farklı sonuçlar’ doğuran bir maddenin (THC) bütün bir üretim yelpazesini kilitlemesi; son derece tuhaf, anlaşılmaz, ‘stratejik planlama’dan yoksun bir durum olarak karşımıza çıkıyor.

Kenevirin endüstriyel alanda son derece verimli bir hammadde olan lifleri dışında besin değeri yüksek olan tohumu, ciddi pazara sahip olan kuş yetiştiriciliğinde çok aranan bir ürün oluşu, kolesterol dostu doğal yapısı, radyasyon temizleyici özelliği ve Omega 3-6-9 yağları ile E vitaminini bünyesinde barındırıyor oluşu da cabası…

Bugün 1 dönüm kenevir tarlası, 25 dönüm ormana eşdeğer bir oksijen üretebiliyorken, yine 1 dönüm kenevir tarlasından 4 dönüm ağaca eş kapasitede kağıt ve hammadde sağlanabiliyorken ve kenevir 4 ayda, bir ağaç ise uzun yıllar içinde yetişebiliyorken; kenevir üretimini kilitleyen akla acaba nasıl yaklaşmak gerekiyor? Zira 2016’da revize edilen ilgili yönetmeliğin eski durumuna bakıldığında, Türkiye’de kenevir üretiminin hiçbir zaman toptan yasaklanmadığı, sınırlılık ve denetim getirildiği gözlemleniyor; ancak ve ancak kağıt üzerindeki bu durumdan mevcut uygulamaya doğru gelindiğinde ise, sözü edilen geniş yelpazeye uygun bir verimlilikte, korkudan azade ve stratejik vizyona dayanan sağlıklı bir kenevir üretiminin hiçbir zaman gerçekleşmediği açıkça görülüyor!

Peki tekstilden gıdaya, sağlıktan endüstriye kadar pek çok alanda bu denli verimli bir üretim yelpazesi olan keneviri bunca zaman sadece uyuşturucu madde yapımı gibi spesifik bir alana kilitleyerek milyarlarca Dolar kaybetmemize sebep olan asıl faktörler neler? Mesuliyet kimin ya da kimlerin?

Ciddi bir zaman ve ekonomik girdi kaybına neden olan faktörleri genel olarak sıralayacak olursak; karşımıza ‘yetersiz bilgi’, ‘yanlış bilgi’, ‘yasal mevzuatlar noktasındaki sağlıksız bilgilendirilmeler’, ‘yetersiz ve yanlış verilerin pompaladığı abartılı bir korku’, ‘konuyla bağlantılı alanlar arasındaki senkronizasyon problemi’, ‘yasal mevzuatlar ile mevcut uygulamalar arasındaki uyum sorunları’, ‘kenevirin üretim yelpazesi ile ilgili sistemli bir aydınlatma faaliyetinin kamuoyu düzleminde inşa edilememiş olması’ ve bilimsel düzlemde yürütülen spesifik çalışmaların kamusal boyuta taşınamaması gibi birçok olgu çıkıyor. Ve bu olguların bir kısmı bizim ev ödevlerimizi yapmamış olmamıza, bir kısmı da ilaç, gıda, endüstri gibi alanlarda küresel sermaye sahibi olan güç dengelerinin, bu olumsuz zemini iyi değerlendirmelerine dayanıyor.

Sonuçta, ilaç ve endüstri gibi kâr marjı yüksek alanlarda faaliyet gösteren küresel sermayedarların güçlü pazarlarına bağımlı olmak yerine alternatif yollar arayarak hem ‘daha ucuz’ hem de ‘daha fonksiyonel’ üretimlere yönelmek; mevcut algı yönetimini kontrolünde tutan odakların hiç de istediği bir durum değil…

Samsun Ondokuz Mayıs Üniversitesi Ziraat Fakültesi öğretim üyesi olan ve TÜBİTAK tarafından da desteklenen bir proje kapsamında kenevir bitkisindeki esrar miktarının azaltılmasını sağlamak adına ıslah çalışması başlatan Doç. Dr. Selim Aytaç, ‘kenevir-esrar-endüstriyel üretim’ ilişkisine dair şu net tespitlerde bulunuyor;

“Endüstriyel kenevir çeşitleri, esrar içermez. 2017 yılında Almanya’da, üretim izni verilen 51 adet endüstriyel kenevir çeşidi var; ama bizim ülkemizde endüstriyel kenevir çeşidi yok. Hatta şu anda Türkiye’de tescil edilmiş bir kenevir çeşidimiz bile bulunmuyor. Halbuki bu topraklarda 400-500 yıldan beri, hatta yapılan kazılarda bulunan ve öğrenilen belki de binlerce yıldır kenevir tarımı yapılıyor. Ancak öyle bir durumdayız ki, şu anda çok eski bir kültür olmasına rağmen Türkiye’nin tescilli bir kenevir çeşidi yok! Bununla ilgili kenevir tescili yapmak için yürüttüğümüz çalışmalar var. Onun dışında, içinde esrar bulunmayan endüstriyel kenevir çeşitleri ortaya çıkarmak istiyoruz.” 

Dolayısıyla söz konusu yerleşik algıdan beslenen güçlü adreslerin karşısına alternatif yollarla çıkabilmek; akademi, bürokrasi, iş dünyası, STK’lar ve medya gibi temel alanları içine alan sistemli ve kapsamlı bir mücadeleyi, sektörler arası entegrasyona dayanan ciddi bir hazırlığı ve kamuoyu üzerinde etkili olan, korkuya dayalı mevcut algıyı değiştirebilecek müspet bir algılama yönetimini zaruri kılıyor. Bu noktalarda çekinmeden ve tereddüte düşmeden finansör olabilecek girişimcilerin sayısını artırabilmek, akademi ve iş dünyası arasındaki işlevsel birliktelikleri tetikleyecek açılımları gerçekleştirebilmek; ancak ve ancak bu somut hazırlıklarla mümkün.

2016 yılında mevcut yönetmelik üzerinde bir güncellemeye giderek 19 ilde denetimli üretim serbestisi ilan edilen kenevirin maksimum bir verimlilikle ve tereddüt edilen riskleri bertaraf edecek şekilde sağlıklı değerlendirilebilmesi, belki bu zamana kadar olan zararımızı gidermeyecek; ama bundan sonraki süreçte aynı kısır döngünün sürüp gitmesini engelleyerek alternatif üretim alanlarının da kapılarını aralayacak.

Tam da bunun için, mevcut yönetmelik üzerindeki periyodik revizelerden ziyade uluslararası standartlara uygun ve belki de mevcut uluslararası uygulamalara da açılım getirebilecek yeni bir yasal düzenleme; somut ve sağlıklı bir çıkış olarak karşımızda duruyor…

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here